İşleyen demir değil kalaylı demir ışıldar...

Dünyanın gerçekleri bizim zannettiğimiz şeyler değillerdir. Dünyanın gerçekleri esasen gizli de değillerdir. Gerçekler dünyanın dört bir yanına, her karış parçasına dağılmıştır ve aslında biz nereye bakarsak oradaki gerçeği görürüz. Fakat bunun farkına varabilmiş çok azımız vardır. Çünkü bakmakla görmek arasındaki fark bla bla bla, oralara hiç girmeyeceğim.


Bizim (sizin?) dünyanın gerçekleri zannettiğimiz şeyler ise yaratılmıştır. Uyduruk gerçeklerdir. Bir kısım kimseler arasında görüşülmüş, konuşulmuş, düşünülmüş, karar verilmiş ve onaylanmışlardır. Ve bu bir kısım kişiler hep erk olduğundandır ki bizlere bu "gerçekleri" kabullenmek, onlara inanmak mecburiyeti düşer. Bir süre sonra bu uyduruk gerçekleri kabullenmiş insanlar, kendilerine öyle ya da böyle bir fayda sağlamak planıyla kendi gerçeklerini yaratan bir başka güruha inanırlar ya da inkar ederler. Neticede kim ne taraftan daha çok pay kapıyorsa o taraftandır. Taraf olmayan ise hakikaten bir zamanlar bir arkadaşımın da dediği gibi "bertaraf olur". Sanıldığı gibi bu bertaraflık güçlü olanın, kendi gerçeklerini uyduranın eseri değil sadece enstrümanıdır. Bu bertaraflık; taraflarda saf tutabilmek için birbiriyle yarışan, safları sıklaştırayım derken birbirini ezen kitlelerin eseridir. Orkestra şefi tarafından notaları önüne konmuş kalabalık bir orkestranın çaldığı yıkım senfonisidir bu sizin için, eğer dünyanın gerçek "gerçeklerini" görmeye adamışsanız kendinizi.

Ve bu bahsedilen dünyanın gerçeklerinden biri de yaşamak için çalışmak zorunda olmaktır.

Oblomovluk hariç her türlü eğilimde bu kuralın geçerli olması aşırı üzücüdür. Yani bir sosyalizm bile, sosyalizm şahane şey diye kıçını yırtan arkadaşlara rağmen çalışmayı sevmeyenlere göz kırpmıyor. Tüm dünya insanları başlığı altında toplanan genel olarak bizler ise çalışmayı sevmediğimiz için komünizme hiçbir zaman gönülden inanmıyoruz. Üstelik bu tür görüşler topluluktaki herkesi çalışmaya zorladığı için bir miktar faşizmi de bünyesinde saklı tutuyor; gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?

Öte yandan "hayatta kalmak" için değil "yaşamak" için çalışmak zorunda olmak gerçeği var. Hayatta kalmak için asla çalışmak gerekli olmamıştır. Zira asalaklık, keşfedileli beri bu dünyada kafanın rahat etmesinin bir numaralı temelidir. Bu temel bizim en kıymetli hazinemizdir. Bir miktar tabiatın bize sunduklarından, bir miktarsa "yaşamak" için çalışan aptal insanlardan periyodik bir vergi keserek (Allah Rızası Vergisi, Çoluğuna Çocuğuna Zeval Gelmesin Vergisi veyahut da "Abi 20 lira ver de arabayı çizmesinler" vergisi vb.) hayatta kalmak gayet mümkün ve çok basit.

"Yaşamak" ise biraz farklı. Zira yaşamak bir sevgi olayı Ercanlar. Bir zevk işi. Yaşamak amaç değil araç. Tatmin olmak, zevk almak, heves etmek ve doymamak gibi bir takım içgüdülere hizmet eden bir araç. Dolayısıyla bizler de karnımız doysun diye değil, o çok istediğimiz cep telefonunu, plakları, kitapları, dev ekran televizyonu, makroda bizi yeterince çılgın hale getirebilecek bir motosikleti, bize statü atlatacak arabayı, arkadaşların misafirliğe gelmek için can attığı bir evi sahip olduğumuz orgazmik şeyler listemize ekleyebilmek ya da tamamen saçma sapan bir aşkla bir başkasına adanmış hayatımızı sürdürebilmek, bir uyuşturucuyu düzenli olarak kullanıp kendi küçük dünyamızda eğlenebilmek (ki bu son ikisinin birbirinden pek farkı yok) ve bu gibi, genelde aşırı zararla bizi mutlu eden şeylerin ücretlerini ödeyebilmek için çalışmak zorundayız.

"Oblomov hırkasına sarınır ve o mektubu yazmayı yarına ertelemeden önce Zahar'a bağırır: 'Zahar! seni mürekkep hokkası faşizanı!' Zahar tünediği yerden atlar ve telaşla odaya koşarken söylenir: 'Efendi efendiliğini bilmeyince, zavallı köle köleliğini ne bilsin! Herkes haddini bilsin... Efendim?'"