Emraz-ı Amor

Hatırlar mısın? İlkokulda hasta olunca ne biçim sevinirdik, okula gitmeyeceğiz diye. Ama akşamüstü karın ağrısı bastırdığında da bütün o güzelliği kaçardı okula gitmemenin. "İyileşsem, okula gitsem de şu sancıyı çekmesem" derdik.

"Yahu hakikaten ne psikopatmışız" der gibi oldun.

İşte o psikopatlığı hayatının her evresinde yaşamana aşk diyoruz.

Aşk üzerine bir iki kelam etmenin vakti gelmişti de geçiyordu bile. Sadece nasıl anlatayım bilemiyordum. Halbuki geçmiş zamanda dost meclisinde sarfettiğim cümle her şeyi anlatır gibiydi.

"Aşk menfur bir hastalıktır. Tedavisi de ya halvete girmektir ya da halvet olmak."

"Halvet" iki manaya gelir. Bu manalardan biri dünyevidir. Halvet olunur. Yani bir odada bir kişiyle yalnız kalınır. Yalnız kalınca yapılacak şey yapılır. Diğer manası tasavvufidir. Halvete girilir. Halvete giren Allah'la başbaşadır. Onu hisseder.

Peki "aşk" ne manaya gelir?

Aşk seni değiştirir. Seni hayatta varmak istediğin noktaya ulaştırıcak yoldan çıkarır, hiç alakan olmayan başka bir yola sokar. O güne kadar olmak istediğin, olmak için çabaladığın kişiden taviz verirsin. Gerçekten istediklerinden vazgeçer, fırsatları tepersin. Her ne kadar kendini hala düşünebildiğini zannetsen de senin için iyi olanı düşünemezsin.

Sözkonusu soyut kavramlarsa, aşk seni o kavrama erdirir. Mesleğine aşk duyarsın, zevklerine aşk duyarsın, Allah aşkı duyabilirsin vesaire.

Filhakika somut kavramlara aşık olduğunda işler değişir. Çünkü soyut kavramlara sahip olamazsın, bunu bilirsin. Soyut şeylerin aşkı seni hep bir ileri noktaya, manevi olarak onun yakınına taşır. Bu da; senden aldıklarının yanında bir de sana kattığı bir şeyler var demektir. Oysa somut bir şeye sahip olabilirsin. Sahip olma dürtüsü insan bünyesinde oluşan en tehlikeli saplantıdır. Ve aşk ona sahip olmayı gerektirir. Sahip olana kadar da mutlu olmayacaksındır.

Aşık olduğun şey bir nesneyse, sahip olduğunda kendini mutlu sanar ama boşluğa düşersin. Bu sahipliğin acı gerçeğidir. Sana ait hiçbir nesne, seni ilk sahip olduğun andaki kadar mutlu etmez. Üstelik sahip olma dürtüsüne kendini kaptırmışsan yeni bir şeye sahip olma arzusu o andan itibaren boşluğa düşmene sebep olur. Çünkü insan doyumsuzdur. Sık düşülen yanılgının tam tersine doyumsuzluk insanın hastalığı değil özelliğidir.

Aşık olduğun bir insansa, zaten ona sahip olman söz konusu değil. Birine sahip ya da ait olduğunu hissediyorsan sadece kendini kandıracaksın. Sen hissedebilen bir varlığı elimde tutuyorum artık diye düşünürken o pat diye gitmek isteyecek, saplantılarını kazıyacaktır. Nitekim gidecek ve seni hastalığınla başbaşa bırakacaktır. Hayatından çıkmayacak olsa bile, sana ait olmayacağını bilmek hasta bünyeni buhranlara sürükleyecektir.

Aşkın ruhsal bir hastalık olduğu zaten nöropsikyatrlar tarafından da kabul edilen bir durum. Ruh bilimciler, aşık olan kişinin beyinindeki fiziksel hareketlerinin bir uyuşturucu bağımlısınınkiyle aynı olduğunu söylemekteler. Bu fikir üzerine çeşitli bilimsel yorumları en basit haliyle 29 Kasım 2011 tarihli Muhallebi Kralı programının kayıtlarında bulabilirsiniz.



Yıllardır aşkın bir hastalık olduğunu söyler dururum. Herkes bana kıçıyla güler, "senin karşına doğru kişi çıkmamış ondan böyle konuşuyosun benceaa" diyen salak kızlar çıkardı.

Bir psikiyatristin, nöropsikiyatrın, bilinçaltı uzmanının ve bilimsel araştırmaların da bu konuda fikirlerimle bağdaştığını öğrenince çok da şaşırmadım. Hatta gülmeye başladım.

Aşk üzerine o ninni gibi hikayeler, şiirler, fikirlerle uyutulan nesillere aşkın gerçek tarifini okudun. Aşkın nasıl tehlikeli bir hastalık olduğunu zaten aşık olan insanlara bakarak anlayabilirsin. Bu hiç zor değil. Bu güne kadar da aşık olup hayatına mutlu bir şekilde devam edebilen, depresyona girmeyen, üzülmeyen, sıkılmayan, kendine güvenini kaybetmeyen insan görmedim. "Bu kadar bok atıyorsun da sen hiç mi aşık olmadın be adam?" dediğini duyar gibiyim.

Ben aşık oldum. Ama grip de oldum...