12,5 santim falan...

Hayatta sahip olmak istenilen kimlik uğruna hep acı çekmek gibi bir mecburiyetimiz var farkettiniz mi hanımlar? Sessiz kaldığım süre zarfında, öncesinde, sonrasında, ezelden beri ve ebediyen acı çekmeye mahkum olduğumu farkettim bugün. Bugün dediğim de beş dakika evvel falan.


Ne var ki; bazen acı, hazza dönüşebiliyor. Buna zemin sağlayan birtakım kavramlar var. Mesela, her zaman bahsettiğim gibi, aşk hiçbir zaman mutlu olmanızı sağlamayacak, yaşadığınız süre boyunca. Aşkı her zaman bir hastalık, bir virüs gibi hissedeceksiniz. Düşünebileceğiniz biri soyut biri somut en önemli iki şey olarak, canlı ya da cansız bir "şey" canınız ya da suyunuz haline gelirken, yani yaşamanızı sağlayan ve birbirine güçlenmesi için yardım eden bu iki şey aslında diğeri olmadan hiçbir anlam ifade etmiyorsa, onun bir ortakyaşar (ecnebi buna symbiote der) olduğunu reddetmek, eğer gerçekten aşıksanız hayat felsefenize, kendinize, fikirlerinize ihanet etmenize sebep olur. Bunu sadece tek bir amaç için yapar. Güçlenmek için.

Ortakyaşar canlılar güçlenmek için size yapışır ve enerjinizi emer. Çünkü hayatta kalmaları buna bağlıdır. Bir açıdan bakınca, hangimiz yaşayabilmek için bunu yapmayız ki?

İşte acı bu noktada konuya dahil oluyor. Bu, yaşam boyunca doğru olduğuna, olmamız gerektiğine inandığımız kimliğe bürünmek için acı çekeceğimiz gerçeğini ispatlıyor.

Peki bunları size neden anlatıyorum? İğrendiğim, tiksindiğim, midemi bulandıran bir nesne ve ona sahip çıkan iğrenç insanlar adına artık suskun kalmamayı tercih meselesi haline getirdiğim için.

Babet.

Dünyanın en çirkin ve gereksiz icadı babetler. Bakın zamanında UGG denilen dalga için insanlar demediğini bırakmadı. Evet, çirkindi. Üstelik küçük düşürücüydü. Mental olarak bir insanın gerekli seviyede olmadığının göstergesiydi. Çünkü hoş göründüğü için değil, bir statü göstergesi haline getirildiği için ticari bir patlama yaptı. Tıpkı IPhone gibi. Bütün dünyada durum nasıldır bilmiyorum fakat bu ülkede böyleydi.

Ticari bir patlamayla başa çıkmak gerekmiyordu. Çünkü elbet bir gün herkesin bir UGG'ı olacak ve moda denilen silah kendisine yeni bir yem arayacaktı. Zaten mantıklı bir insanın bu kadar çirkin bir şey için cüzdanını boşaltmayacağı aşikardı. Ve öyle de oldu. Birkaç zaman evvel modaya uymak için kıçını yırtan UGG delisi kadınlar şimdilerde -hem de hiç utanmadan, o zamanlar kendilerine söylenen ifadeler eşliğinde- hala UGG giyen insanlara alaycı gözlerle bakıyorlar.

Babette ise durum biraz değişik. Başta bahsettiğim kefareti tecil ettirmeye uğraşan kadınlar babetlere saldıranların ta kendisiydi. Şık bir kıyafetin altına giyilecek topuklu ayakkabıdan kaçmak uğruna bu lüzumsuz, çirkin nesneyi ayağına geçirmekte hiç zorlanmadılar. Çünkü bazıları için bu gerçekten acıya mahal vermeyen bir yapıydı.

Fakat bu hataya düşen kadınlar uzaktan görüp imrendikleri kimlikten vazgeçmiş oldular. Eski bir atasözünü doğrularcasına, kiminin düşman bellediği erkekliğin hemen hemen ilk baktığı yer, aslında kadının bir nevi kimlik kartı olan ayaklarına kır pidesine benzeyen babetleri geçirdiklerinde kendilerini çok alımlı ve hoş zannederken aslında hitap edebilecekleri tek güruhun "nefes alsın yeter" kafasındaki adamlar olacağını tahmin edemeyecek kadar kör olmuşlardı, acıya ve acıtana duydukları nefret yüzünden.

Oysa Parizyenlerin boka basmamak için icat ettikleri yolun aslında kendilerini fiziksel ve ruhsal olarak nasıl etkilediklerinin farkında olabilselerdi, belki de dünya daha çekilebilir, erkekler biraz daha akıllı ve analizci yaratıklar haline gelebilirlerdi. Maalesef moda, bir kesim için bu şansın katili oldu.

Tabii bir yanda da bu kezbanların acı çekmemek uğruna ekarte etmeye çalıştıkları bu "+char" objenin gücünü farketmiş başka insanlar da vardı dünya üzerinde. Ve onlar sayesinde, topuklu ayakkabı bir porno öğesine dönüştü kimilerinin elinde.

Şimdi güzel kezbancığım; Ben kadınlardan hoşlanan biri olarak bu topuklu ayakkabıyla doğrudan bir cinsel ilişki kurma meselesinde değilim. Onu yapan da var, konu fetiş değil. Gelgelelim bu insanın da -bazı kimselerin "üstü kaval, altı şeşhane" tabir ettikleri- bu şekilde gezmesi için bazı sebepler var:

www.ensonhaber.com'un 23.11.2011 tarihli haberi
 
Hayrünisa Gül, tahmin edebileceğiniz gibi sabah uyanıp "bugün kraliçeyle görüşeceğim, acaba ne giysem?" diye gardrobun kapağını açmıyor. Ona bu tip günlerde yardımcı olan bir kostüm ekibi vardır. Bu tip bir ayakkabı giymesinin altında ise bir takım mesajlar var.

Öncelikle topuklu ayakkabı, kadınlarda özgüven sağlayıcı bir araçtır. Kâh vücut duruşunun etkilenmesinden, kâh topuklu ayakkabı giymenin sağladığı bir psikoloji sonucu kadının özgüveni yükselir. Bunu sağlayan fiziksel etken boyun yükselmesi, sırtın kıvrımları, omuzların dikleşmesi, bacakların aldığı biçim sayesinde yürüyüşü farklılaştırması vesaire iken ruhsal etken de topuklu ayakkabının üzerinde yıkılmayan, vahşi (Kezbanlar dikkat! Çirkef demiyorum) kadına öykünmenin gerçeğe yansımasıdır bir çeşit. Bir de işin siyasi yönü var elbet. Parizyen'den çıkmış bu Avrupai icadı Avrupalının ta kendisine karşı kullanma psikolojisi. Yani bir çeşit "ben de senin gibi olabilirim, aramızdaki fark sandığın kadar fazla değil" demenin bir yolu. Neticede kraliçenin karşısına çıkan bir Türk Hayrünisa Gül. İşte İngiliz Daily Mail gazetesinin dikkate değer bulduğu 15 cm. topukların hikayesi bu.

Peki bu saatlerce süren ziyaretin ardından Hayrünisa Gül'ün acı çekmediğini iddia edebilecek bir kadın var mı aranızda?

Bana inanmıyosanız sizi şöyle alalım:

www.haberturk.com'un 17.10.2011 tarihli haberi