Kadın tavrı...

Uykuya hazırlanıyordum. Daha doğrusu sızmaya. Işığı kapattım, yere attım kendimi. Her şey sarıydı. Joan yanıma uzandı. Kırmızı ayakkabılarını çıkarmamıştı. Birbirine çok yakın dört duvarın arasında kendini atabilecek başka bir yer bulamadığından pek rahatsız görünmüyordu. Aslında hiç görünmüyordu. Işığı kapatmıştım.


"Benimle konuşmayacak mısın?" diye sordu. Cevap veremedim. Utandım. "Neden geri getirmeye çalışmıyorsun?" diye sordu bu kez. Arkamı döndüm."Böyle yaparak bir yere varamayacaksın. En azından konuş. En azından benim için..." Sözünü kesip "Yeter!" dedim. Ağzımdan çıkan tek kelimenin birbirine çok yakın duvarlara nasıl tokat attığına ilk kez şahit oldum. "Yeter artık, uyuyalım" dedim. "Uyu" dedi.

Yanımdan kalktı, üzerime basmamak için özel bir çaba sarfederek atladı. "Ayakkabılarını bana bırakır mısın?" diye sordum. "O zaman nasıl gideceğim?" dedi. Kafamı kaldırıp yüzünü seçmeye çalıştım karanlıkta. Göz bebeklerim büyümüştü bile. Görebiliyordum. "Gitmeyebilirsin" dedim. "Bunu söylemen gereken kişi ben değildim" diye yanıtladı. "Yine de gitmeyebilirsin" deseydim eğer, vereceği cevabın "zaten gelmedim ki" olacağını kestirebiliyordum. Buna rağmen tekrarladım. "Yine de gitmeyebilirsin". Beklediğimin aksine "Sen hangimizle oynuyorsun küçük piç?" dedi. Sinirlenip sinirlenmediğini anlayamayacağım kadar sakin ve tatlı bir ses tonuyla söylemişti bunu. "Üstüme gelme" dedim. Gelmedi. Ayakkabılarını çıkardı. Burnumun neredeyse ucuna bıraktı. Kapının eşiğinde durup "seni dövmeden önce onunla konuş" dedi. O an beni dövebileceğine inanabilirdim.

Çıplak ayaklarıyla çıkıp gitti. Camdan uzaklaşan sırtını izledim.

Ne acayip perspektif. kediler uyandı. Sigarasını attı, kapı kapandı.


(19.10.2009 06:47 - Eskiler arasında bulduğum bir yazım.)